Hatalı Mahkumiyetler ve Soruşturma Başarısızlıkları

Tanıklık süreçlerine dair 1970’lerden itibaren hız kazanan deneysel ve teorik çalışmalar, yalnızca akademik alanla sınırlı kalmamış, aynı zamanda soruşturma süreçlerinin iyileştirilmesine ve hukuki reformlara da zemin hazırlamıştır. Özellikle DNA teknolojisinin yargı süreçlerine dâhil edilmesi ve Innocence Project gibi haksız mahkumiyetlere karşı kamuoyu oluşturan grupların yükselişi, araştırmacıların yıllardır uyardığı tanık hatalarının yıkıcı sonuçlarını gözler önüne sermiştir (Garrett, 2011).

DNA aklanmaları, yani mahkûm edilen kişilerin, olay yerinden veya mağdurlardan alınan DNA örnekleri ile suçsuzluğunun ispat edilmesi, tanıklık üzerine yapılan bilimsel çalışmaların geçerliliğinin ortaya çıktığı en çarpıcı alanlardan biridir. Barry Scheck ve Peter Neufeld tarafından kurulan Innocence Project’in verilerine göre, ABD’de DNA aklanmalarıyla serbest bırakılan kişilerin yaklaşık %75’i tanık hataları nedeniyle mahkûm edilmiştir (Garrett, 2011). 

European Registry of Exonerations verilerine göre Avrupa’da ortaya çıkarılan yanlış mahkûmiyet vakalarının analizinde en sık görülen nedenlerden biri yalan tanıklık, yanlış teşhis ve asılsız suçlama olup bu faktör en az 81 beraat/aklanma vakasında rol oynamıştır; bunu 51 vakada görülen sahte itiraflar, 36 vakada tespit edilen yanlış veya yanıltıcı adli bilimsel deliller, 25 vakada ortaya çıkan resmî görevlilerin usulsüz davranışları izlemektedir.

Hatalı mahkûmiyetlerin nedeni genellikle ırksal önyargı üzerinden tarif edilse de, güncel araştırmalar bu olgunun tek geçerli faktör olmadığını, siyasal ve sınıfsal eşitsizliklerin bu değerlendirmeye dahil edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Rutberg (2011), hatalı mahkûmiyetlerin daha gerçekçi bir analizinin yalnızca etnik kimlik üzerinden değil, yoksulluk gibi yapısal dezavantajlar da değerlendirilerek yapılabileceğini savunur.

Benzer biçimde, Burgin (2022), 200’ün üzerinde DNA ve DNA dışı beraat vakasını incelemiş ve düşük gelirli bireylerin hatalı mahkûmiyet riskinin belirgin biçimde daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmaya göre bu risk, özellikle iki temel sistemsel sorundan kaynaklanmaktadır: Birincisi, kamu müdafilerinin içinde bulundukları “kronik kaynak eksikliği” durumudur. Yani kamu avukatları çok sayıda dosyaya bakmak zorunda kalmakta, sınırlı zaman ve bütçeyle çalıştıkları için davalara derinlemesine hazırlanma imkânı bulamamaktadır. İkincisi ise, polis ve savcıların, dezavantajlı grupları sorgularken daha baskıcı ve yönlendirici yöntemler kullanma eğiliminde olmalarıdır. Bu iki etken birleştiğinde, dezavantajlı grupların kendilerini yeterince savunamadan hatalı biçimde mahkûm edilme olasılığı ciddi ölçüde artmaktadır.

Hatalı mahkumiyetlerin bir diğer nedeni de soruşturma personellerinin şüphelilerin lehine delilleri toplama noktasındaki ihmalleridir. Çok sayıda davada, polisin ve savcılığın şüpheli lehine delilleri göz ardı ettiği, hatta gizlediği, kasıtlı yapılan bu ihmali yaklaşımın hatalı mahkûmiyetlere neden olduğunu tespit edilmiştir (Gudjonsson, 2003). Radin’e (1964) göre de en sarsıcı adalet hataları, kamu savcılarının aşırı hırsları nedeniyle yetkilerini kasten kötüye kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum, sanık lehine olan delillerin kasten gizlenmesini, savunma tanıklarının itibarının imalarla zedelenmesini ve iddia tanıkları arasındaki eksikliklerin örtbas edilmesini kapsamaktadır.

Öte yandan kolluğun ve savcılığın dezavantajlı kesimlere yönelik bu seçici önyargısı maddi gerçeğin ortaya çıkarılması noktasında soruşturma başarısızlığının da temelini oluşturmaktadır. Teşhis işlemi ve tanık sorgularındaki manipülatif uygulamalar, yalnızca hatalı mahkumiyetlere yol açmakla sınırlı kalmaz; aynı zamanda tanıklardan yeterli ve doğru bilginin elde edilememesine, bu nedenle olayın aydınlatılamayarak maddi gerçeğe ulaşılamamasına da neden olur. Araştırmalar soruşturma başarısının da sınıfsal olduğunu, mağdurun dezavantajlı gruptan olduğu vakalarda olayı aydınlatacak olan tanıklıkların göz ardı edildiğini göstermektedir.

Her ne kadar günümüzde kamera kayıtları, DNA profilleme, parmak izi analizi ve dijital veri çözümleri gibi ispat araçları soruşturma etkinliğini büyük ölçüde artırmış olsa da, bu araçlar çoğu zaman olayın sadece belirli yönlerini ortaya koyabilmektedir. Özellikle dinamik ve çok yönlü olaylarda, eylemin bağlamsal olarak çözümlenmesi, faillerin hareketlerinin anlaşılması ve olayın kronolojisinin eksiksiz biçimde yeniden inşası için tanık beyanları hâlâ önemli bir role sahiptir.

Hatalı mahkumiyetlere ve soruşturma başarısızlıklarına dair daha kapsamlı analizlereTanık Bilimi kitabımızdan ulaşabilirsiniz.

Kaynaklar

Burgin, M. (2022). Socioeconomic factors in wrongful convictions. Res Publica, 27(1), Article 13. Illinois Wesleyan University.

Garrett, B. (2011). Convicting the Innocent: Where Criminal Prosecutions Go Wrong. Harvard University Press.

Gudjonsson, G. H. (2003). The Psychology of Interrogations and Confessions: A Handbook. Wiley.

Radin, E.D. (1964). The innocents. New York: Morrow.

Rutberg, S. (2011). Wrongfully convicted: The overrepresentation of the poor. In Vulnerable populations and transformative law teaching: A critical reader. Carolina Academic Press.


Comments

Leave a Reply

Discover more from Tanık Bilimi

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading